Yazardan Ne Dediler Konular Konuk Defteri İrtibat Ana Sayfa
KÜLTÜR BAKANI' NIN YOLDAŞI NAZIM HİKMET

 

Hiç kimse sosyalist, milliyetçi olmaya mecbur olmadığı gibi, Atatürkçü olmaya da mecbur değildir.

Kim, hangi ideolojiyi isterse, benimser; buna karışamayız.

Fakat samimi olup, olmadığı bizi, yani başkalarını ilgilendirir.

Çünkü samimiyetsizlik siyasi ve maddi ranta dönüşür. Bunun bedelini de vatandaş olarak bizler öderiz.

Kültür Bakanı İstemihan Talay, Atatürkçü olduğunu söylüyor; sadece söylemiyor, kavgasını da veriyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kültür Bakanı olduğuna göre, ona da bu yakışır. Mutlaka arkasında Atatürk'ün fotoğrafı da vardır. Şu şiiri onun yanına asarsa, sayın bakanı ziyaretçileri daha iyi tanırlar.

Zira kültür ikiyüzlülük kabul etmez; samimiyet onun biricik özelliğidir.

"Trabzon'dan bir motor açılıyor
Sahilde kalabalık!
Motoru taşlıyorlar
Son perdeye başlıyorlar!
Burjuva Kemal'in omuzuna binmiş
Kemal kumandanın kordonuna
Kumandan kahyanın cebine inmiş
Kahya adamların donuna
Uluyorlar.
Hav.. hav.. hav.. tu
Yoldaş unutma bunu
Burjuva ne zaman aldatsa bizi
Böyle haykırır
Hav.. hav.. hav.. tu"

Kore Savaşı başlamıştı; biz de hür dünyanın yanında yer almak için oraya asker gönderdik. Belki de askerimizin başarısı bizim NATO'ya girmemizi sağlayacaktı.

6 yıl süren İkinci Dünya savaşı yoksulluk, kıtlık getirmiş, insanları bıktırmıştı. Demokratik ülkeler askerlerini terhis etmek zorunda kalmışlardı; fakat Sovyet Rusya despot bir rejime sahip olduğundan dolayı ordularını terhis etmedi. Silah altında birkaç milyonla ifade edilen orduları bulunan Sovyet Rusya bizden Kars'ı, Ardahan'ı, Boğazlar'ı istiyordu. Tek başımıza Sovyet Rusya ile boğuşmamız çok zordu; bize yardım elini uzatacak kimse yoktu. Sonra Türk milleti kahraman bir milletti; pek çok vasıfları arasında başka milletler onun karamanlığına dikkat ediyorlardı. Asker evlatları savaşmayıp, teslim olurlarsa, dünyaya rezil olmaz mıydık?

Ne dikkat çekicidir ki, bizim rezilliğimiz onun umurunda değildi; çünkü onun için önemli Sovyet Rusya'nın ideolojisi, yani menfaatıydı. Bunun için de 1952 yılında "Mektup" isimli şu şiiri yazmıştı.

"İşte ben,
Li-çan-ÇEN
Yoklar geri dönmesin
Varlar yok olmasın
Daha da güzel günler görelim diye
Oğlumun birini okula yolladım
Öbürünü Kore'ye...
Li-Çan-Çen'in oğlu bu yüzden orada
Ya Sen?
Ya defolup gideceksiniz,
Ya denize dökecekler sizi.
Ne halt edeyim? Deme Ahmet,
Teslim ol,
Hemen
Teslim ol ananın başı için,
Teslim ol Türk halkı adına,
Ahmet, kardeşim,
Kardeşlerine teslim ol."

Akrabası olan Memed Fuad, "Nazım Hikmet" adında bir kitap yazdı. Orada Nazım'ın Polonya Yahudisi olduğun a işaret ediyor.

İşçi Partisi Genel Başkanı Mehmed Ali Aybar'la Dino'larla akrabalığını da belirtiyor.

Olabilir; hiç kimse milletini seçmekte hür olmadığı gibi, hiç kimseyi de doğuşuyla suçlayamayız. Bu kader meselesidir. Ama bu millet onlara kucak açmış; "Dinin dinimden, dilin dilimden değil" dememiş; en yoksul yıllarında onlarla ekmeğini bölüşmüş. Aradan bunca yıl da geçmiş, eğer bu aziz millete zerre miktar saygıları olsaydı; bu milletin ve memleketin katıksız evlatları olurlardı.

Hala Polonya Yahudisi olduklarını belirtmeleri çok düşündrücü değil mi? Nazım Hikmet'in soyadı "Ran" idi. Rusya'ya kaçtıktan sonra çürük bir diş gibi bu soyadını söküp attı; atalarının anıldığı Verzanski'yi soyadı aldı.

Bu ihtiyacı neden duydu?

Binlerce mülteci anayurtlarından getirdikleri soyadlarıyla yaşıyorladı. Verzanski soyadını almakta milliyetçiliği rol oynamamış mıdır? Kendisinin buna dair beyanları yok mu?

Bunu örtmeye çalışmak alçaklık değil mi?

Sovyet Rusya'nın o zaman ki politbüro üyelerinin etnik yapılarına bakarsak, Nazım Hikmet'in genç Türkiye Cumhuriyeti'ni içten kundaklamaya çalışmasının gerçek sebebini daha net görürüz.

Nazım Hikmet'in komünistliğinde etnisitesinin payı olmadığını kim ve nasıl iddia edebilir? Bu konudaki samimiyetsizliğin hududu yoktur. Özel televizyonların bir kanalında, Nazım Hikmet'le ilgili bir program yaparken, televizyoncu, bir bakanın -herhalde sayın Çay olmalıydı- "Nazım'ı Atatürk affetmedi ki, biz nasıl affedelim" deyişini diline doladı, bilgiçliğini ortaya koyarak şöyle söyledi: "O zaman Atatürk ölüm döşeğindeydi; kendisinden haberi yoktu." Haberi olsaydı affedeceğini söylemek istedi.

Nazım Hikmet'in Atatürk hasta değilken, 1925 yılında 15 yıla mahkum edildiğini, biraz sonra okuyacağınız Nitika Kruşçev'e yazdığı mektupta da şahit oluyoruz. Nazım Hikmet, Atatürk'ün silah arkadaşı Ali Fuad Cebesoy'un yeğenidir. Cumhurbaşkanlarının özel affetmeye yetkileri vardır. Neden Atatürk onu affetmemiştir. O bilgiç televizyoncu, Nazım'ın af dileyen mektubundan haberi yokmu?

Hattta "Memleketimden insan Manzaraları" adlı kitabında Atatürk'ü öven şiirleri, af edilmesi için yazmadı mı? Atatürk bunları niçin ciddiye alıp, Nazım Hikmet'in dışarıya çıkmasına yardımcı olmadı? Çünkü Atatürk, Nazım'ın neler yaptığını, kimlere hizmet ettiğini gayet iyi biliyordu.  

Vatandaşlık isteği şahsa bağlı bir haktır; nasıl bir insan bir başkasının yerine evlenemezse, bir insan başkasının yerine vatandaşlık talebinde de bulunamaz. Nazım Hikmet, hangi devletin vatandaşı olmak istediğini 7 Aralık 1961'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Lideri Nikita Kruşçev'e yazdığı mektupta belirtiyor:

"Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç; 19 yaşımdan beri, yalnızca kalbim ve kafamla değil, geçmişimle de Sovyetler Birliği'ne bağlıyım. Bolşevik Partisi'ne, ilk olarak 1923 yılında üye oldum. Ardından, 1924 yılında, yine Moskova'da, 1925 yılı başlarında, Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi oldum. Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ni bitirdim ve parti işleri için Türkiye'ye gittim. 1925 yılı sonunda, Ankara'da yeraltı çalışmaları gösterdiğim için gıyaben 15 yıl hapis cezasına çarptırıldım. Sonra, yine Moskova'ya döndüm. 1928 yılında Türkiye'de parti işleriyle uğraştım. O zamandan 1950 yılına kadar toplam 56 yıl hapis cezasına çarptırılmama karşın, toplam 17 yıl cezaevinde kaldım. Başta Sov yet halkı olmak üzere, ilerici insanların mücadelesi sonucu cezaevinden çıkarıldım. Ben, sayılı komünist şairlerdenim. Çok mutluyum, çünkü Büyük Ekim Devrimi'nin beşinci yıldönümünü Moskova'da kutladım. Bu nedenle de şiir yazdım. Artık 10 yıldır Moskova'da yaşıyorum, ailem de yanımda. Bütün Sovyet halkı gibi, buradaki hayata alıştım. Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç, yardım edin, ben Sovyet vatandaşı olmak istiyorum. En iyi dileklerimle"

Görüldüğü üzere bizzat Nazım Hikmet, Sovyet vatandaşı olmak istiyor.

Kim hangi hakla, nasıl bir hukuki gerekçe ile onu Türk vatandaşı yapabilir?

İsteğine bakmayız, biz yapalım deniyorsa, o başka. Yakınları "onun kemiklerini getirip burda gömmek istiyoruz" diyebilirler? Onlar da herhangi bir vatandaş gibi Rusya'nın ve Türkiye Cumhuriyeti'nin gerekli makamlarına başvurabilirler; müsaade olabilir,  getirebilirler. Gerek Nazım Hikmet'in Kruşçev'e yazdığı mektubundan, gerekse geçen akşam Nazım Hikmet'e dair yapılan bir programdan komünistlerin kesinlikle dürüst olmadıkları da anlaşı lıyor.

Nazım mektubunda, "başta Sovyet halkı olmak üzere, ilerici insanların mücadelesi sonucu cezaevinden çıkarıldım" diyor.

Halbuki, o ne Sovyet halkının, ne de bir başka ilerici(!) insanların mücadelesiyle çıkmadı. Genel aftan yararlandı. Sonra da Sovyet Rusya'da kaçtı.

Geçen akşam televizyon, Nazım Hikmet'i kaçıran, ona çok yakın olan Refik Erduran'la, Sertel soyadlı bir hanım, Nazım Hikmet'in Mustafa Suphi için yazdığı Mustafa Kemal'e "Burjuva Kemal", dediği "Hav.. hav.. hav.. tu" la noktalanan şiirini bilmediklerini söylediler.

Bu şiirini nasıl bilmezler!?

Kimi kandırmaya çalışıyorlar?

Nerde bizim Atatürkçü köşe yazarlarımız; nerde Atatürk'ün hatırasını korumaya azimli olanlar!?

Niçin yeri göğü inletmiyorlar!?

Onlar, Nazım Hikmet, Rusya'ya kaçtıktan sonra , ülkemizden dinlenebilecek Sofya, Bakü radyolarından Türkiye'yi içerden çökertmek, onu Sovyetler'in peyki haline getirmek için yaptığı konuşmaları neden dile getirmiyorlar?

Yoksa onlar Atatürk'ü sadece, okul kapılarında bekleyen kız öğrencilere karşı yapılan mücadelede mi hatırlayacaklar?

Bir Alman, "Dante'nin "ilahi Komedya" kitabı kıyamete kadar büyük kalacak" diye yazmış. Sebebini de şöyle açıklıyor; çünkü  onu kimse okumuyor; bir defa büyük eser denmiş, öyle gidiyor. Nazım Hikmet'in kitapları basılıyor; tiyatro eserleri oynanıyor. Kim kitaplarını okuyor, kaç kişi sahneye konan oyunu seyrediyor? Mezarı gelsin mi, gelmesin mi, vatandaşlığa alınsın mı, alınmasın mı? Tartışmaları onun propagandasını yapmaya vesile oluyor. Zaten bunun için bu tartışmalar çık arılıyor. Köln Üniversitesi Öğretim üyelerinden Türkolog Prof. Dr. Götz'e, Nazım Hikmet'in nasıl bir şair olduğunu sormuştum. O da bana "iyi bir şairdir; bazı şiirlerinde Faruk Nafiz'e yaklaşabiliyor" demişti. Faruk Nafiz'den, onlardan çok daha derin olan, şiiri bir kuyumcu hassasiyetiyle işleyen Ahmet Haşim'den değil de, Nazım Hikmet'in devamlı gündemde tutulmak istenmesinin üzerinde düşünürsek, cemiyetimizin hangi hastalıklar tarafından kemirildiğini anlayabiliriz.Nazım Hikmet'i sevebilirsiniz; onu getirt ip, bağrınıza basmak isteyebilirsiniz.

Ama onun bu milletin dinine, tarihine, varlığına, bütün mukaddeslerine, kahramanlarına düşman olduğunu gizlemeye çalışıp, onu gadre uğramış gibi göstermeye çalışırsanız, işin rengi değişir.

Bu ayıptır.

 

Mehmet NİYAZİ

<<<