Yazardan Ne Dediler Konular Konuk Defteri İrtibat Ana Sayfa
TKP' NİN GÖZÜNDE NAZIM


Nâzım Hikmet, TKP’nin gözünde, ‘hain - i TKP’dir. Hem de ‘tescilli’! Hainliği dünya komünist hareketinin beyni sayılan Komünist Enternasyonal’ce de onaylanmıştır çünkü. ‘Türkiye Komünist Fırkası Azalarına Kominternin Açık Mektubu’ başlıklı belgede, şöyle deniliyor:

"...Komünist Enternasyonali’nin İcra Komitesi, ‘Muhalefet’ namı altında Türkiye Komünist fırkasının merkez komitesi aleyhine saldıran grubun bir komünist grubu olmadığına bütün Türkiye komünist fırkası azalarının ve bütün işçilerin nazarı dikkatlerini celbeder, bu ‘muhalefet’ fırkanın sabık küçük burjuva anasırından, daha 1927 senesinde fırkadan tardedilen bozgunculardan, Trotskistlerden ve açıktan açığa polis olan bazı hafiyelerden mürekkeptir. Bu ‘muhalefet’ amele sınıfı saflarına sokulmuş Kemalizmin adamlarıdır. Bu grubun komünizmle herhangi bir alakası bile mevcut değildir. O, değil amele sınıfının fakat burjuvazinin ve derebeyliğin menfaatlerine hizmet etmektedir." (Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar - II (1925 - 1936), İstanbul, Ekim 1992, BDS Yayınları)

Bu belge, TKP Merkez Komitesi’nce Almanya’da yayımlanan İnkılap Yolu’nun Temmuz - Ağustos 1930 tarihli ilk sayısında yer alıyor. Ardından da TKP’nin açıklaması geliyor:

"Komünist Enternasyonali’nin mutlak bir itimadına mazhar olan Türkiye Komünist Fırkası Merkez Komitesi, oportünistlerin, satılmışların, korkakların, Trotskistlerin, hafiyelerin idaresinde olan bu (muhalifler) grubunu(n) komünizmle hiçbir alakası olmadığını bütün Türkiye Komünist Fırkası azalarına ve bütün Türkiye işçilerine alenen ilan ve onları; bu (hafiyeler fırkası) ve bunun başında bulunan Hamdi Şamilof, Ahmet Musolini, Nâzım Hikmet gibi döneklerle ve bunların bir adamı sıfatıyla fırkaya sokulan Sarı Mustafa ile olan her nevi alakalarını derhal kesmeye (...)." (Tunçay, agy)

Kestirilebileceği gibi Nâzım Hikmet ve arkadaşları TKP’den atılıyor. Karar, 1932’de toplanan ve doğal olarak bir komintern temsilcisinin de gözlemci olarak bulunduğu IV. kongrede onaylanarak yürürlük kazanıyor. Bundan böyle Nâzım Hikmet ve arkadaşları, TKP’nin yasadışı yayınlarında yayımlanan ‘kara liste’lerde, sürekli olarak oportünist, satılmış, hafiye, dönek, kemalizmin adamı nitelemeleriyle anılıyor.

Genel sekreterin yazısı

İş bununla da bitmiyor. Bir yıl sonra TKP Genel Sekreteri Dr. Şefik Hüsnü’nün, komintern yayın organlarından Rundschau’nun 7 Temmuz 1933 tarihli 28. sayısında bir yazısı yayımlanıyor. O yazıda şöyle diyor Dr. Şefik Hüsnü:

"... polis yalnızca (...) açık saldırı yöntemlerine başvurmakla kalmamaktadır. Türk burjuvazisi, çeşitli küçük burjuva dönek gruplarını, özellikle Nâzım Hikmet’in troçkist muhalefet grubunu Komünist Partisi’ne karşı kullanmasını biliyor. Bu grup yalnızca Komünist Partisi’ne karşı yürütülen karalama kampanyasına hizmet etmekle kalmamaktadır. Bu grubun defalarca polis ajanı olarak kullanıldıkları da saptanmıştır. Doğal olarak bu, kendisini komünist olarak gösteren grubun işçiler arasındaki itibarını yitirmesine yol açtı. Bu yüzden polis, işçileri şaşırtmak için, geçenlerde bu grubun üyelerini de tutukladı. Gerçekte tutuklanan ‘muhalifler’ (Nâzım grubunun üyeleri) komünistler hakkında bildiklerini polise anlattıktan sonra serbest bırakıldılar. Bu grubun önderi olan Türk şairi Nâzım Hikmet’e gelince (birçok kere tutuklanıp daha sonra serbest bırakıldı, uzun süre kendisini komünist olarak tanıttı ve daha sonra Kemalist toplantılara konuşmacı olarak katıldı), Kemalist hükümet onunla, tıpkı İngiliz hükümetinin Hindistan’da küçük burjuva dönek Roy’la oynadığı oyunu oynamak istemektedir; yani Nâzım Hikmet’i ‘devrimci önder’ olarak göstermek amacıyla yargılamak... İşte bu yolla Türkiye Komünist Partisi’nin, Nâzım grubu içinde yer almış dürüst işçilere, dönekleri teşhir etmesi zorlaştırılmaktadır." (Şefik Hüsnü, "Yazı ve Konuşmalar", 2. B, İstanbul, Haziran 1995, Kaynak Yayınları)

İlginç olan, Dr. Şefik Hüsnü’nün bu yazısının yayımlandığı günlerde Nâzım’ın Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde, tutuklu olarak yargılanmakta olması. Üstelik öyle sıradan bir suçlamayla da değil. Anayasa’yı ‘tağyir ve tebdil etmek’ amacıyla ‘fırka’ kurmak gibi ciddi bir savla. İstenen ceza ise ‘idam’. Ama eski genel sekreterinin gözünde tutuklanması da, idam istemiyle yargılanması da ‘danışıklı’. Üç yıl sonra yayımlanan bir başka TKP belgesinde, ‘Faaliyet Programı’nın 4.’ basımının sunuş yazısında ise şunları okuyacağız:

"Kemalist burjuvaziye satılmış, polisin uşağı, Türkiye amelesinin ve emekçi halk kitlelerinin düşmanı Nâzım Hikmet ve kumpanyası(...) Artık Kemalistlerin proletaryaya ve emekçi köylülüğe karşı yaptıkları ters ve aldatıcı propagandaları doğrudan doğruya ve açıktan açığa kalleş Nâzım’lar (...) yapmaktadır."

Bitmedi. Dahası da var. Ünlü Askeri ve Donanmayı İsyana Teşvik Davası’nda 28 yıl 4 ay tutukluluk cezasına çarptırılan Nâzım, dava arkadaşlarından Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir ile birlikte altı aylığına koşullu olarak salınınca, yurt dışına çıkmakta yardımcı olunması için TKP’ye başvurur. Yöneticilerle görüşmesinde aracılığını istediği kişi, yetişmesine emek verdiği ve Bursa Cezaevi’nde aynı odayı bölüştüğü Nail Vahdeti Çakırhan’dır. Böylesine kritik bir momentte TKP’nin Nâzım’a karşı takınmış olduğu tutumu da ondan dinleyelim:

"Ben o sıra Yeni Kitapçı diye bir kütüphane satın almıştım. Orada kitapçılık yapıyordum. Nâzım oraya geldi. Orada konuştuk. (...) Temas kurmak istedi. Ben buradan gitmek istiyorum dedi; benim anladığıma göre, Türkiye’den çıkmak istiyordu herhalde. Fakat benimle bir şey konuşulmadı. O bazılarını aradı, birkaç kişiyi. Ben de tanıttım. Yani filan yerde bulursun dedim. Onunla temas kurdum. O sonra ne yaptı bilmiyorum. (...) O vakit Reşat Fuat vardı başta. Onunla Nâzım’ı temas ettirdim. Ettiklerini zannediyorum. Randevu aldım. Yani. Ondan sonra da görmedim. (...) Yurt dışına çıkamadı. Gidememiş olmasında partiyle arasının iyi olmaması etkili olmuş olabilir. (...)" (Atilla Coşkun, "Siyasal Yaşamından Kesitlerle Nâzım’ın Davaları")

Nâzım - TKP ilişkileri

Anılardan anlaşıldığına göre Nâzım Hikmet, Yakup Demir’in (Zeki Baştımar) 27 Mayıs 1960 sonrası yurtdışına çıkıp genel sekreter oluşuna değin tek yetkili konumunda bulunan Laz İsmail’ce (İ. Bilen) TKP’den uzak tutulmaya çalışıldı. Stalin döneminde Laz İsmail’in hışmına uğrayarak ‘casusluk’ suçlamasıyla Sibirya’ya sürgün gönderildiği ileri sürülen ve orada ölen, ölümünden yıllar sonra Nâzım’ın girişimiyle aklanan, TKP kurucularından Baytar Hacıoğlu Salih’in eşi Sabiha Sümbül, bir konuşmasında şunları söylüyor:

"... Türk milletinin komünist şairi Nâzım, TKP’nin dış büro üyeliğine bile Marat (Laz İsmail/İ. Bilen) zamanında alınmadı. Her zaman bunu Nâzım söyledi. ‘Ben büro üyeliğine layık bir adam olamadım Marat’ın gözünde’ derdi. Bilakis, Marat onun otoritesini kırmak için elinden gelen her şeyi yaptı." (Vartan İhmalyan, "Bir Yaşam Öyküsü")

On yıl gibi hiç de kısa sayılamayacak bu süre içerisinde Nâzım Hikmet’e etkin bir görev verildiğine ilişkin herhangi bir veri de yok ortada. Nitekim Vartan İhmalyan anılarında, Nâzım Hikmet’in, ancak Zeki Baştımar’ın genel sekreterlik döneminde 2 Nisan 1962’de Leipzig’de toplanan Parti Konferansı’nda, atama yoluyla merkez komitesine üye seçildiğini belirtiyor:

"... 2 Nisan toplantısı sona erince, ertesi sabah 3 Nisan’da yeniden toplanılacağı bildirildi ve herkes kendi işine gitti. Konferansa katılacak olanlar 3 Nisan sabahı parti oteline gelmeye başladılar. Toplantı daha açılmamıştı, holde konuşuyorduk. Bir ara ben Aram Pehlivan’a: ‘Yahu, Nâzım niçin merkez komitesine alınmıyor’ diye sorunca, Aram, hiç umursamayarak: ‘Nazım şair, politikadan anlamaz ki...’ demez mi? (...) Leipzig konferansının ikinci oturumu sabah saat 10’da açıldı. Bir sıra örgütlenme işleri üstüne konuşuldu. (...) Ondan sonra Yakup Demir (Zeki Baştımar) söz aldı ve TKP Merkez Komitesi’ne kooptasyon yoluyla üç yoldaşın alındığını; birinin Paris’ten gelen yoldaş, öbürünün Nâzım Hikmet, üçüncüsünün de bir başka yoldaş olduğunu, ama adının bildirilmeyeceğini söyledi."