| NAZIM'I DOĞRU YERİNE OTURTMAK | ||
|
Bedii Faik “Matbuat, Basın Derken Medya” adlı anılarının ikinci cildinde, o, olayların tam canına nüfuz eden kalemiyle, Nazım Hikmet olayına da açıklık getiriyor. Nazım’ın dünyaca tanınmış bir şair olarak, yerini ve zamanında bu kişiliği ile kamuoyunda bulduğu desteğin de sınırlı olduğunu, belirttikten sonra, Nazım’ın şimdiki gibi göklere çıkarılmasının ve adeta Atatürk’ün bile önüne geçirilmesinin, ünlü ‘68 kuşağının “ibişliğinin” neticesi olduğunu belirtiyor. Şimdi yapılması gerekenin, Nazım Hikmet’i “bir hırsın ve hıncın intikam ateşinden (ben de ilave edeyim liboş aydınların ukalalıklarından) kurtarıp edebiyattaki asıl yuvasına oturtmak!” olacağını söylüyor. Eğer böyle olsa idi.
Nazım’ın şiirlerini beğenen, zaman zaman dizelerini ezberden okuyan benim
gibilerin, onun iyi bir şair olarak anılmasına, jübilelerinin yapılmasına ve
hatta kişisel olarak biraz yadırgasak bile, Piyanist Fazıl Say’ın bestesi,
Genco Erkal’ın seslendirmesi ile, devlet koro ve orkestralarının eşliğinde,
bir “şölenle” canlandırılmasına, -arada zaman aşımı olduğu için- fazla
itirazımız olamazdı. Şartlandırılmış bir halkın da büyük ilgisini hoş
görürdük. Kültür Bakanı Talay,
Nazım’ın kişiliğindeki bozuklukları yoldaşı Zekeriya Sertel’in kaleminden ve
vatandaşlıktan çıkarılması hususundaki Bakanlar Kuruluna gerekçe teşkil
eden, mesela Bizim Radyo konuşmalarını, devlet arşivinden okumak zahmetine
katlanmış mıdır acaba? Zekeriya Sertel’in anıları önce eski tüfeklerin
şiddetli tepkisi ile karşılanmış, sonra el çabukluğu marifetiyle, piyasadan
yok edilmişti. Evet. Nazım Hikmet’in iyi hatta büyük bir şair olduğu ve dünyadaki bütün solcular tarafından göklere çıkarıldığı doğru. Ama önce bir Türk şairi mi yoksa kendi itiraflarıyla bir Polonya veya Sovyet şairi mi olduğunu da sormak gerekiyor. Sonra da Kurtuluş Savaşı Destanında, memleket şiirlerinin gerçekten zaman zaman benim hatta rahmetli Türkeş’in tekrarladığımız dizelerinin lirik güzelliklerini itiraf ederken kurtulmasını istediği ve sevdiği vatanın, onun “bütün hayatınca uğruna mücadele verdiği” Komünizme ve Sovyetlere peyk olursa nemenem bir “vatan” olacağını da sormak gerekiyor. Malum Nazım ve eski tüfekler, sonrakı ‘68’liler Kurtuluş Savaşını ve Mustafa Kemal’i bir yere kadar severler. Nazım’ın da Deniz Harp Okulu talebelerine komünizm aşılamaktan dolayı haksız yere yargılandığı ve haksız yere mahkûm edildiği de Atatürk’ten şefaat dilediği halde huzuruna gitmeyi reddettiği efsanesi kadar büyük bir palavradır. Mahkeme zabıtları bir tarafa Brejnev’e yazdığı mektup ortadadır. Eski tüfekler şimdi rahat koltuklarından “solcular ve Nazım haksız takip edildiler” eziyet gördüler derler. Oysa o ve bütün yeraltı komünistleri Sovyet İmparatorluğu çökertilene kadar amansız bir şekilde takip edilmeselerdi bugün nerede olurduk, sorusunun cevabı hep havada bırakılır. Cevabı ben vereyim: Sovyet Kötülükler İmparatorluğu çöktükten sonra bu imparatorluğun diğer uyduları gibi “kurtarılmış” olmanın bayramı ile birlikte tortularının acılarını hâlâ çekiyor olacaktık. Yazımı kişisel bir anımla
bitireyim: Kore’de savaşırken siperlerimiz üzerine Çin uçaklarından Nazım’ın
“Mehmetçiği düşmana teslim olmaya teşvik eden şiirinin atıldığını gördüm. Bu
ihanet değil de nedir? İyi hatta büyük şair olmak vatana ihanet suçundan
dokunulmazlık mı sağlar? |
||
|
|
||
| Altemur KILIÇ | ||
| >>> | ||